SON GELİŞMELER
00:00:00
RADYO BT MOBİL UYGULAMALAR ÇOK YAKINDA AKTİF OLACAKTIR.RADYO BT YAYINLARINI WWW.TDMEDYA.COM - WWW.RADYOBT.COM ÜZERİNDEN DİNLEYEBİLİRSİNİZ.RADYO BT MOBİL UYGULAMALAR ÇOK YAKINDA AKTİF OLACAKTIR.RADYO BT YAYINLARINI WWW.TDMEDYA.COM - WWW.RADYOBT.COM ÜZERİNDEN DİNLEYEBİLİRSİNİZ.

Alya Dormen: “En Çok Dans Ederken Kendime Güveniyorum”

21 yaşında. Onun için gözümüzün önünde büyüdü desek abartmış olmayız. Ailesini ve soyadını düşününce, sanata ve dansa yönelmesi şaşırtıcı değil. Bu seçiminin uzun bir maraton olduğunun farkında… Beni asıl şaşırtan, kendini çok iyi anlatması, hiçbir soruya burun kıvırmaması. Kendisini hem çok iyi biliyor hem de kendisine güveniyor. Ve belli ki ailesi de ona güveniyor ve hayallerinin peşinden koşması için gerekli alanı tanıyor. Alya Dormen ile dansı ve her şeyi konuştuk.

  • 01 Temmuz 2026
  • 5 kez görüntülendi.
Alya Dormen: “En Çok Dans Ederken Kendime Güveniyorum”
reklam görseli

Röportaj: Suzan Yurdacan
Fotoğraflar: Nic Lipscombe @Dancepropaganda
Fotoğraf Düzenleme: Gina Lipscpmbe @Ginamae_Creative

Mayıs ayındaki Afife Tiyatro Ödülleri gecesinde (çok yeni kaybettiği) dedesi Haldun Dormen için dans etti. Alya’ya bunu sorunca “Dedemin vizyonuyla başlayan ve onun ilk kez orada olmadığı Afife gecesinde, Erol Evgin’in söylediği “Hep Böyle Kal” şarkısına dansımla eşlik etme şansı buldum. Benim için bugüne kadarki en zorlayıcı performanslardan biriydi çünkü içinde çok yoğun bir duygu vardı. Bir de Erol Evgin gibi büyük bir sanatçıyla aynı sahneyi paylaşmak…” o anda neler hissettiğini böyle anlattı. Sonra uzun uzun her şeyi konuştuk.

reklam görseli

Dans etmek istediğini, bu yönde ilerlemek istediğini ne zman anladın veya buna karar verdin? Seni buna motive eden, yönlendiren bir şey oldu mu?
Kendimi bildim bileli, hayatımda dans vardı. Daha doğrusu, genel olarak sanat… Dedem tiyatrocu, anneannem dansçı, ailedeki herkes sanata meraklı… Tiyatro oyunlarına gidilir, konserler, müzikaller izlenir, sergiler gezilir… Bu kadar sanatın içinde büyüyünce, bu senin normalin oluyor. Herkes böyle zannediyorsun. Yani doğal olarak yöneldim sanata… Dansa gelince, sanırım ben kendimi en çok dans ederken ifade edebiliyorum. En çok dans ederken özgür oluyorum. En çok dans ederken kendime güveniyorum. En çok dans ederken kendimi kaybediyorum ve buluyorum. Lisede IB (International Baccalaureate) yaptım ve çok iyi bir derece ile mezun oldum (okul birincisi gibi bir şey). O yüzden bir dönem akademik yola yönelmem gerektiğini düşündüm. Dans eğitimi alarak harcanacağımı düşünen hocalarım vardı. Benim de kafam karıştı. Nasıl bir hayat istediğime dair çok fazla soru işareti oluştu kafamda. Tıp fakültesine gidebilirim ya da mühendislik okuyabilirim. Puanım yetiyordu. Ama sonra şunu fark ettim: Beni en çok mutlu eden şey, sahnede ve sanatın içinde olmak. Sahnedeki o his. O kendini kaybetme ve bulma hali. Özellikle de final selamında, seyirciyle aynı enerjide buluşmak. Benim için bundan daha müthiş bir duygu yok hayatta! Gerçekten eşi benzeri olmayan bir şey… Ben de başka bir meslekte, bu hazzın peşinden koşmaya çalışmak yerine, beni mutlu eden peşinden gitmek istedim.

Bu hayalini ilk kiminle paylaştın ve aldığın tepki neydi?
Bu konuda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum çünkü annem ve babam hayatım boyunca bana inanılmaz destek oldular. Her şeyi onlarla paylaşırım. Ama bana hiçbir zaman “Sen ne istersen yap, biz arkandayız” gibi tozpembe bir yaklaşım sunmadılar. Daha çok “Kendi ayaklarının üzerinde duran güçlü bir kadın ol, verdiğin kararların arkasında dur ve ne yapıyorsan tutkuyla yap” bakış açısıyla yaklaştılar.
Bence bana verdikleri en büyük şey de buydu. Merak duygusunu kaybetmeden, üretmenin, hep daha iyisini yapmaya çalışmanın ve yaptığın işten keyif almanın önemini öğrettiler. O yüzden onlardan hep destek gördüm.

KISA KISA
Hayat mottosu: “Her işte bir hayır vardır.” (Everything happens for a reason.)
Rutin bir günü nasıl başlıyor, nasıl bitiyor: “20 kere çalan ama asla duymadığım alarmımla başlıyor ve genellikle hep erkek arkadaşım Baran’la FaceTime yapıp kapatıyorum.”
Bu yaz gitmek istediği ilk üç yer: “İlk sıra Türkiye ve Bodrum. Baran’la Zanzibar’a gideceğiz, onun için çok heyecanlıyım. Bir kaç sene önce trenle Avrupa seyahati yapmıştım. Yine öyle bir seyahat isterim. Özellikle Peru, Tayland, Vietnam, Guatemala ya da Sri Lanka gibi yerler bana çok çekici geliyor.”
Son zamanlarda neler dinliyor: “Son zamanlarda çok fazla SZA dinliyorum. ‘Fred again..’, Olivia Dean ve özellikle de Raye’e bayağı sardım. Loyle Carner ise uzun zamandır vazgeçilmezlerimden biri. Bir de Michael Jackson her zaman var; sanırım onu dinlemeyi hiçbir zaman bırakmayacağım. Ruh halime göre çok değişiyor ama genel olarak duygusu güçlü, samimi ve hikayesi olan müzikler beni daha çok çekiyor.”
En son izlediği oyun/film/dizi: “Evde arkadaşlarımla ‘Medcezir’ izliyoruz. Onların Türkçe öğrenmeye çalışarak izlemesi de ayrı komik oluyor ama benim en sevdiğim dizi kesinlikle ‘Grey’s Anatomy’ ya da ‘Suits’.”
Dans etmek deyince aklına gelen en güzel an: “Sanırım sahnede herkesin aynı anda nefes aldığı o anlar. Özellikle final selamından hemen önceki birkaç saniye… Işıklar, ter, yorgunluk, adrenalin, seyircinin enerjisi… Ve bir anda herkesin aynı duyguda buluşması. Bir de kulisteki o son sessizlik çok özel geliyor bana. Herkesin birbirine bakıp hiçbir şey söylemeden ‘Hazır mıyız?’ dediği an. Bence dansın büyüsü biraz da orada.”

Yani kim ne derse desin, bunu yapacağını hep biliyor mudun? Genel olarak kendinle ilgili kararlar alırken süreç nasıl işler, fikir danışır mısın, uzun uzun düşünür müsün?
Ben çok spontane yaşamayı seven biriyim ama aynı zamanda disiplinli ve çalışkanım. Eğer kalbim çok net bir şekilde “Bunu yap” diyorsa, aklımı devre dışı bırakırım, kalbimin sesini dinlerim. Ama bir yola girdiysem de, onun hakkını vermeye çalışırım. Şüphem varsa, mutlaka anneme danışırım. Gerçi çoğunlukla dediğini yapmam, kafamın dikine giderim. Ama onun bakış açısını dinlemek bana iyi gelir. Sezgileri kuvvetlidir, bütün annelerin olduğu gibi…

Haldun Dormen ve Betül Mardin gibi sanatçı, yaratıcı ve çok renkli isimlerin torunu olmak seni de etkileyip dansa, santa yönlendirdi mi? Onlarla vakit geçirmek seni nasıl etkiledi?
Onların torunu olmak gerçekten çok büyük bir şans ve hayatım boyunca taşıyacağım bir gurur. Dedemi sahnede izleyerek büyüdüm ve sanırım beni en çok etkileyen şey onun sahneye ve tiyatroya duyduğu aşktı. Kim olursa olsun, nereden gelirse gelsin, hayallerinin peşinden koşmaları için insanları yüreklendiren ve cesaret veren biriydi. Onunla yaz tatillerinde Bodrum’da birlikte olmak, sabahları kahvaltıdan sonra, Rahmaninov dinlerken çengel bulmaca çözmek, sessiz film ve Monopoly oynamak, güneş batarken birlikte olmak hiç unutmayacağım anılar. Çok özlüyorum onu. Hayata bakışıyla, duruşuyla, üretkenliğiyle, tutkusuyla gerçekten çok farklı biriydi. Herkesin birbirinin aynısı olmaya çalıştığı bu dünyada dedem tam tersine, insanın kendisi gibi olmasına inanıyordu… Babaanneme gelince, Babaçi diyorum ben ona, küçüklüğümden itibaren çok özel bir ilişkim var. Çoçuk yıllarımda başbaşa İstanbul’daki müzelere, sanat galerilerine, tarihi yerlere giderdik, her şeyi en detayına kadar anlatırdı. Babaannem hep okuyan, çok bilgili müthiş bir hikaye anlatıcısıdır. Bir sokağın hikayesini, bir eserin geçmişini, tarihi karakterleri… İnanılmaz derin, bilgili ve etkileyici bir kadın. Bir de o da çok üreten, çok çalışan, bu ülkede bir meslek başlatmış, birçok gence ilham olmuş ve ayakları üzerinde çok sağlam durmuş, iki çocuk yetiştirmiş güçlü biri. Bir kadın rol model olarak da çok saygı duyduğum biri. Tabii bir de anneannem var ilham kaynağım olan, belki de benim dansa olan tutkumu tetikleyen. Anneannem Alman bir balerin, 60 yıl kadar önce dedemle evlenip Adana’ya gelmişler. Adana’da 50 yıl önce ilk bale merkezini açmış ve birçok gence ilham olmuş. Beni de Adana’da çoçukken ilk sahneye çıkaran, içimdeki o tutkuyu tetikleyen o oldu. Bu kadar özel insanların arasında büyüyünce sanatla ve kültürle bağın güçlü olması da kaçınılmaz oluyor.


“Bu konuda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum çünkü annem ve babam hayatım boyunca bana inanılmaz destek oldular. Her şeyi onlarla paylaşırım. Ama bana hiçbir zaman ‘Sen ne istersen yap, biz arkandayız’ gibi tozpembe bir yaklaşım sunmadılar. Daha çok ‘Kendi ayaklarının üzerinde duran güçlü bir kadın ol, verdiğin kararların arkasında dur ve ne yapıyorsan tutkuyla yap’ bakış açısıyla yaklaştılar.”

Çok küçükken de onların farklı, çok özel insanlar olduklarının farkında mıydın?
Tam olarak değildim açıkçası. İnsanların onlarla fotoğraf çektirmek istemesi bana çok normal gelmiyordu, hatta bayağı kafam karışırdı. Bir keresinde Nişantaşı’nda, Saray Muhallebicisi’nde babaannemle papaz kaçtı oynuyorduk, çok küçüktüm ve babaannem kazanmıştı. Tam o sırada biri gelip fotoğraf çektirmek istedi. Ben de küçücük aklımla “Herhalde kazandığı için istiyorlar” diye düşünmüştüm. Ahahaha… belli ki çok parlak bir çocuk değilmişim.
Ama yaşım büyüdükçe insanların onlara neden bu kadar sevgi ve hayranlık duyduğunu daha iyi anlamaya başladım çünkü ben de aynı şekilde hepsine ayrı ayrı müthiş bir sevgi ama aynı zamanda çok derin bir hayranlık ve saygı duyuyorum.

Haldun dedenle hiç hayatta yapmak istediklerini, dans tutkunu sadece ikiniz konuştunuz mu? Sana hiç tavsiyelerde bulundu mu veya yaptıklarını izleyince tepkisi neydi?
Evet, çok konuştuk… Özellikle Bodrum’da yaz akşamları dedemin kum saati adını verdiği zaman diliminde, çok derin, çok güzel sohbetler ederdik.
Dedem bana her zaman çok destek oldu. Gösterilerime gelirdi ve fikrini hep çok dürüst bir şekilde söylerdi. Hiçbir zaman beni gereksiz yere şişiren biri olmadı; “Alya harikasın, şahanesin” demekten ziyade gerçekten ne düşündüğünü söylerdi. Bu yüzden onun söyledikleri benim için çok kıymetliydi. Aynı şekilde anneannem de dansı iyi bildiği için çok dürüst eleştireler yapan biri; onun da söylediklerini hep cankulağıyla dinlerim.
Dedem bana hep “Sadece dansçı olmayacaksın, dans edebilen bir oyuncu olacaksın” derdi. Şu an Londra’da dans eğitimimin yanında oyunculuk eğitimi de almaya çalışıyorum. Kim bilir, belki bir gün dediği gibi olur. Tabii ki çok iddialı, zor ve uzun bir yol ve ben daha çok başındayım ama elimden geleni yapıyorum, yapmaya da devam edeceğim.

Genel olarak herkesin bildiği, göz önünde olan bir anne-babanın ve ailenin çoçuğu olmak seni nasıl etkiledi? Çünkü doğar doğmaz hepimiz senden haberdar olduk, gözler önünde büyüdün sayılır… Bu seni herhangi bir şekilde olumsuz etkiledi mi veya bir zorluğun oldu mu? Bununla şimdi de nasıl başediyorsun?
Böyle bir ailede büyüdüğüm için, kendimi çok şanslı hissediyorum. Herkesin kendi alanında başarılı olması, biraz zorlayıcı tabii… İster istemez insanda bu bir baskı oluşturuyor. Başarısız olmaktan korkuyorsun. Ama onların yolu onların, benim yolum benim… Bir de annem çocukluğumda beni çok yazdığı için, insanlar beni gerçekten tanıyormuş gibi hissedebiliyor. Büyüme sürecimi takip ettikleri için, hayatım hakkında yorum yapma hakları olduğunu düşünebiliyorlar. Oysa, ben de herkes gibi hata yapabilirim, yanlış anlaşılabilirim, herkesi mutlu edemeyebilirim. Bunu kabul etmek benim için kolay olmadı ama zamanla şunu öğrendim: Elimden gelenin en iyisini yapıyorsam, iyi niyetliysem ve kendimi geliştirmeye çalışıyorsam, bazen düşmek ve hata yapmak da büyümenin bir parçası…

Bu durumun işini, hayatını kolaylaştırdığını da düşünüyor musun? Sonrasında kendini hep iki misli daha fazla kanıtlaman gerektiğini de hissediyor musun yoksa sende durum nedir? Tüm bunlara, bu meseleye nasıl bakıyorsun?
Kolaylaştırmadığını söylersem, yalan söylemiş olurum. Tabii ki bazı kapılar açıyor ama bence mesele kapıdan girmek değil, orada kalabilmek. Ben bana açılan hiçbir kapıyı hafife almıyorum; orada kalabilmek için bütün gücümle çalışıyorum. Zaten kendimi kanıtlama hissi bende çok yoğun, sürekli kendi içimde “Yeterince iyi miyim?i sorgulayan biriyim.
Başkalarına değil, en çok kendime kendimi kanıtlamaya çalışıyorum. Çünkü günün sonunda insanın en büyük destekçisi de, en büyük eleştirmeni de kendisi oluyor. Ama bazen dışarıdan gelen baskı yorucu olabiliyor. Hiç tanımadığım insanların benim karakterim, bedenim veya dansım hakkında yorum yapması bazen haksızlık gibi geliyor ama zamanla, bu haksız eleştirilere kulak tıkamayı öğreniyor insan.

Peki dansçı olarak hedefin ne? Kendine yakın gelecek için ve uzun vadeli hedefler koydun mu?
Gelecekle ilgili sorular bence her 21 yaşındaki insanı biraz korkutuyor. Her şey çok hızlı değişiyor, özellikle yapay zekayla birlikte dünya bambaşka bir hızda gelişiyor. Benim yapmak istediğim işin merkezinde insanla insan arasındaki gerçek bağ var. O yüzden sahnenin, canlı performansın ve o ham duygunun hiçbir zaman tamamen yok olacağına inanmıyorum.
Benim hedefim sahnede ya da kamera önünde olmak… Dans edebilen bir oyuncu, bir performans sanatçısı olmak istiyorum. Ama biliyorum bu zor ve uzun bir yol. Bu uğurda tutkuyla, yılmadan çalışmak gerekiyor. Pes etmemek gerekiyor. Bir gün Türkiye’ye dönüp öğrendiğim her şeyi burada paylaşmayı da çok isterim. Çünkü ben burada olmayı ve burada yaşamayı çok seviyorum.

Şu anda dans konusunda hangi aşamadasın? Eğitim devam mı ve nerede? Tam olarak ne üzerine odaklısın, neler çalışıyorsun?
Şu an İngiltere’de üniversitede dans eğitimi alıyorum. London Contemporary Dance School’da öğrenciyim ve eğitimimin ikinci yılındayım. Okulda çok çeşitli pratikler üzerine çalışıyoruz: Bale, çağdaş dans, floorwork, krump, popping, locking, klasik Hint dansı Bharatanatyam ve liste çok çok uzun… Bunların yanında dans bilimi dersleri de alıyoruz. Bedeni nasıl korumamız gerektiğini, anatomi, yumuşak doku, sakatlanma önleme gibi konuları öğreniyoruz. Yani bizi sadece sahneye değil, sektöre de hazırlayan çok kapsamlı bir eğitim. Okulumu gerçekten çok seviyorum. Küçükken izlediğim dans filimlerinin içinde yaşıyormuşum gibi hissettirdiği anlar oluyor. Öğrencilere profesyonel gibi davranmaları, farklı koreograflarla çalışma fırsatı sunmaları ve bizi sürekli yeni şeyler denemeye teşvik etmeleri benim için çok kıymetli.

Zaman zaman özel projelerde de seni görüyoruz, dans ediyorsun/çalışıyorsun? Nelere dahil olacağına nasıl karar veriyorsun? Nelerin senlik olup olmadığına…
Ben meraklı ve hevesli biriyim. Farklı deneyimlerin de insanı geliştirdiğine inanıyorum. Ne istediğini ya da neyin sana uygun olmadığını da ancak deneyerek anlayabiliyorsun.
Ama özellikle sosyal sorumluluk tarafı olan işler beni çok etkiliyor. Pembe İzler Kadın Kanserleri Derneği ile “Bize İyi Gelecek” adlı projede yer almak benim için çok özeldi. Proje, rahim ağzı kanserine karşı HPV aşısına erişimi olmayan kız çocuklarına destek olmayı ve farkındalık yaratmayı amaçlıyordu.
Bu amaçla bir sürü noktada dans atölyeleri yaptım, katılanlara özellikle çocuklara “Tuttu Fırlattı” şarkısıyla kısa ve kolay bir koreografi öğrettim. Gökçe abla da bu süreçte çok destek oldu. Bu aktivitelerle şirketlerden bağış topladık. Başta hedef 500 kız çocuğuna aşı sağlamaktı ama gururla söylüyorum ki proje sayesinde 1000 kız çocuğuna ulaştık.
Sonrasında proje uluslararası bir platforma da taşındı.. Avrupa Jinekolojik Kanserler Kongresi’nde bilim insanlarına ve katılımcılara projeyi hem Türkçe hem İngilizce anlattım, hatta onlarla da birlikte dans ettik. Bugüne kadar parçası olduğum en anlamlı projeydi diyebilirim. Bu projenin belki de bir etkisi olarak, Sağlık Bakanlığı HPV aşısının artık ücretsiz uygulanacağını duyurdu.

“Benim hedefim sahnede ya da kamera önünde olmak… Dans edebilen bir oyuncu, bir performans sanatçısı olmak istiyorum. Ama biliyorum bu zor ve uzun bir yol. Bu uğurda tutkuyla, yılmadan çalışmak gerekiyor.”

Dans dışında hayatında neler var? Başka uğraşların, tutku veya hobilerin…
Şu anda okulum çok yoğun geçiyor. Onun yanı sıra haftada beş gün oyunculuk eğitimi alıyorum. Onun dışında hayatımın büyük kısmı yine hareket ve insanlarla iç içe geçiyor. Haftada 3-4 kere sabah yedide spor salonuna gidiyorum. Hindistan’da gittiğim okulda futbol oynadım, bir dönem de okul takımında yüzüyordum. Sanırım bu yüzden rekabetçi tarafım gelişti. En basit oyunu bile olimpiyat finaline çevirme potansiyelim var. Onun dışında son zamanlarda en büyük hobilerimden biri sağlıklı yemek yapmak oldu. Geçen yıl, gün içinde çok abur cubur yiyordum. Bu yıl onu kestim, yemeklerimi de evde yapıp yanımda götürüyorum, böylece doğru beslenmeye çalışıyorum. Garip bir şekilde bakkal veya market gezmeyi çok severim. Özellikle farklı ülkelerdeki gıda marketlerini dolaşmak bana inanılmaz eğlenceli geliyor. Yeni bir şey bulunca dünyayı keşfetmişim gibi hissediyorum. Arkadaşlarım için normal bir market gezisi, benim için küçük bir etkinlik gibi. Kitap okumayı da çok seviyorum. Şu an Paul Gallico’nun “The Snow Goose” kitabını okuyorum, ev arkadaşım Izzy önerdi ve bugün bitirdim. Tavsiye ederim, çok etkileyiciydi. Aynı zamanda Oscar Wilde’ın “The Picture of Dorian Gray” kitabını okuyorum. Hayatım boyunca İngilizce eğitim veren okullarda okuduğum için, İngilizce okumaya alıştım. Son zamanlarda Türk edebiyatıyla daha güçlü bir bağ kurmaya çalışıyorum çünkü eksikliğini hissediyorum.

Dans, stilini de etkiliyor mu? Kıyafet seçimlerin nasıl, en sık neler giyersin?
Danstan dolayı, saçım genellikle sıkı toplu, geriye taranmış oluyor. Okulda böyle bir zorunluluk yok ama ben dans ederken daha rahat ediyorum. Günlük okul hayatımda da çoğunlukla eşofman giyiyorum. Evde tonlarca eşofmanım var, Çünkü hayatımın büyük kısmı onlarla geçiyor. Kendi stilime gelirsek, basit ama küçük bir farkı olan parçaları seviyorum. Düşük bel jean, vücuda oturan üstler, siyah, beyaz, kahverengi ve bej tonlarını çok giyiyorum. Ama son zamanlarda renkli ve dikkat çeken parçaları da çok seviyorum… eğlenceli bir çanta, retro bir güneş gözlüğü ya da klasik bir pardösü. Genel olarak 90’lar minimalizmi ve sokak stilinin karışımı diyebilirim kendi stilim için. Puantiyeye ve çoğu desenlere, ipek ve saten parçalara da bayılıyorum.

Alışveriş deyince, hızlı karar verir misin yoksa kararsız mısın? Alışverişe yalnız mı yoksa arkadaşlarınla çıkmayı mı seversin?
Kesinlikle arkadaşlarımla alışveriş yapmak daha eğlenceli. Fikirlerini almayı çok seviyorum çünkü bazen kararsız olabiliyorum veya içgüdüyle aldığım bir şeyi eve gelince beğenmiyorum ve pişman oluyorum. Onun için onların fikirlerini almak iyi oluyor.
Bir de Londra’da öğrenci olarak yaşamak hiç ucuz değil. Bunun farkındayım. Bu nedenle, yıllık ve aylık bütçe yapıyorum… Bütçe dışı birşey almak istersem başka bir şeyden feragat etmem gerekiyor.

Aksesuarlarla aran nasıl? En sevdiğin, olmazsa olmaz aksesuarların var mı?
Aksesuarlara bayılıyorum. Büyük küpeler, kalın takılar, farklı kemerler, renkli ya da eğlenceli ayakkabılar, çantalar, şapkalar, eşarplar ve tabii ki güneş gözlükleri…
Bence aksesuar bir kıyafetin son dokunuşu. En sade şeyi bile bir anda daha özenli ve daha şık gösterebiliyor. İyi bir aksesuarın ve özgüvenin gücünü asla hafife almamak lazım.

Mücevher ve takı sever misin?
Çok severim. Günlük hayatta hiç çıkarmadığım ve annemin hediye ettiği minimal ve zarif takıları tercih ediyorum. Hep altın tonlarını takarım çünkü gümüşün bana çok yakıştığını düşünmüyorum.
Ama daha eğlenceli ya da iddialı bir kombin yapıyorsam büyük bilezikler, kalın yüzükler ve daha maksimal takılar kullanmayı çok severim. Yazın özellikle büyük takılar bence çok güzel duruyor.

Saç ve makyaj… Bu konuda rutinlerin var mı? Daha çok sevdiğin veya “hiç benlik değil” dediğin şeyler… Ve ilgili trendleri takip eder misin?
Aslında oldukça sabit rutinlerim var. Saçta farklı modeller denemeyi seviyorum ama dans yüzünden sık sık sıkı topuz ya da “slick back” bir saç stili yaptığım için saç bakımına dikkat etmeye çalışıyorum. Biberiye yağı kullanıyorum ve haftada bir saç maskesi yapmaya çalışıyorum.Makyajda günlük olarak daha doğal, yok gibi görünen ama parlak ve sağlıklı duran bir görünümü seviyorum ama olmazsa olmazım rimel, hep rimel sürerim. Uzun zamandır aynı makyaj rutinini kullanıyorum. Daha iddialı göz makyajları, renkli farlar ya da dumanlı göz makyajı yapabilmeyi çok isterdim ama makyaj konusunda maalesef o kadar iyi değilim.

En son ne satın aldın? Kime?
En son kendime sarımsak ezici aldım. En yakın arkadaşım Roisin önermişti. Birkaç hafta öncesine kadar sarımsağı bıçakla ezmeye çalışıyordum… Küçücük bir aletin hayatımı bu kadar kolaylaştıracağını hiç düşünmezdim hahahaha.
Ve tabii ki Anneler Günü için anneme de bir hediye, çok seveceğini düşündüğüm bir mont aldım.

Z Kuşağı hem çok övülüyor aynı zamanda çok da eleştiriliyor. Bu konuda neler hissediyorsun? Bu kuşağın temsilcilerinden biri olarak “doğru anlaşıldığını” düşünüyor musun? Yoksa kendini çok fazla anlatma/izah etme veya savunma zorunda kalıyor musun?
Ay yok, “Bu kuşağın temsilcisi” demek bana biraz iddialı geliyor… O kadar büyük konuşmayayım kendimle alakalı. Z Kuşağı içinde de çok farklı insanlar var, o yüzden hem övülmesini hem eleştirilmesini anlayabiliyorum.
Bence bizim kuşağın dikkat süresi sosyal medya yüzünden biraz daha kısa olabiliyor ve bazen tembellikle de eleştiriliyoruz. Ama bunun sadece bizim kuşağa ait bir problem olduğunu düşünmüyorum. Genel olarak dünya çok hızlı tüketen ve bazı şeylere karşı duyarsızlaşan bir yere gidiyor.
Öte yandan bizim kuşağın çok yaratıcı, cesur ve dünyada olup bitenlere karşı farkındalığı yüksek bir tarafı da var. Mental ve ruh sağlığına, sosyal değişime ve kendini ifade etmeye daha çok önem veriliyor, ben de bunu çok değerli buluyorum.

Hangi karakteristik özelliklerini seviyorsun? Ve “keşke olmasa” dediklerin de var mı? Aile üyelerinden aldığını düşündüğün özelliklerin bulunuyor mu?
Valla insanın kendine ben şöyleyim böyleyim demesi tuhaf olmaz mı? Ama insanlar beni çalışkan, mütevazı, güvenilir, şefkatli ve ayıptır söylemesi zeki bulduklarını söylüyor. Ben onların yalancısıyım. Yine de bu beni mutlu ediyor. Arkadaşlarım da beni yardımsever, fedakar, eğlenceli ve uyumlu olarak tanımlar. İnsanları mutlu etmeyi seviyorum. Birinin yüzünün, söylediğim ya da yaptığım bir şeyle aydınlandığını görmek bana inanılmaz keyif veriyor. Ama bu aynı zamanda bazen zayıf noktam da olabiliyor. İnsanların hep iyi tarafını görmeye çok çalıştığım için bazen saf kalıyor ve kırılabiliyorum. Herkesi memnun etmeye çalışma halimin bir kısmı da göz önünde büyümekten veya sürekli farklı ülkelerde okuyup, yeni ortamlara girme çabamdan geliyor olabilir. Kendime karşı daha insaflı olsam keşke dediğim zamanlar da çok oluyor. Fazla detaycıyım, belki iyi bir şey. Bazen çok yorucu olabiliyor ve özgüvenimi etkileyebiliyor.

Arkadaş çevren geniş mi yoksa az ve öz mü? Birine arkadaşım demen için bazı “koşullar” var mı?
Çok geniş. Farklı ülkelerde yaşadığım ve çok konuşkan bir insan olduğum için genelde insanlarla kolay arkadaş olurum. Her ortama çok kolay uyum sağlayabilirim.
Küçükken annemle babam benimle dalga geçermiş çünkü yeni tanıştığım insanlara bile “en yakın arkadaşım” dermişim. Bir ara sanırım yirmi tane en yakın arkadaşım vardı.
Tabii ki daha yakın olduğum, daha sık konuştuğum insanlar var ama birine arkadaşım demek için özel koşullarım yok. İnsanlarla bağ kurmayı, değişik kültürlerden insanlarla konuşmayı seviyorum.

Doğru, doğduğundan beri dünyanın farklı yerlerinde yaşadın, farklı kültürleri deneyimledin. Dubai, Hindistan, İngiltere… Bu tecrübeler seni nasıl etkiledi?
Bana uyum sağlamayı, esnek olmayı ve farklı kültürlerin ne kadar zengin olduğunu öğretti. Geriye dönüp bakınca bunun için çok minnettarım ama tabii ki her zaman kolay değildi. Annem bana Mumbai’ye taşınacağımızı söylediğinde “Ben sana Hollywood istiyorum dedim, Bollywood değil” demiştim. Sonra Hindistan’a aşık oldum ve Londra’ya taşınırken günlerce ağladım. Londra da 15 yaşındaki bir kız için başta büyük bir kültür şokuydu.
Sonra pandemi başladı ve Türkiye’ye döndük. İyi ki dönmüşüz. Sürekli taşınmak bana evimi biraz kaplumbağa gibi üzerimde taşımayı öğretti. Bir dönem “Benim evim neresi?” diye çok düşündüm. Ama 2020’de pandemi sırasında Türkiye’de üç yıl yaşayınca anladım ki benim evim Türkiye. Liseyi İstanbul’da bitirdiğim için çok mutluyum. Ergenlik yıllarımın en güzel zamanlarını İstanbul’da geçirdim ve bence tartışmasız dünyanın en güzel şehri. Ailem gibi gibi ben de köklerime ve Türkiye’ye çok bağlıyım.Nerede yaşarsam yaşayayım, içimde Türkiye’den bir parça taşıyorum. Gerçekten “ev” gibisi yok.

Büyük bir karar vermeye çalışırken ilk kiminle paylaşırsın, annen, baban, ablan veya başka biri mi? En büyük destekçin kim?
Konuya göre değişiyor. Bazen annem, bazen babam, bazen ablam, bazen de erkek arkadaşım Baran. Genelde bu dörtlünün içinde kararlarımı konuşurum. En büyük destekçilerim kesinlikle annem ve babam. İki sene önce Zorlu PSM’de “1923 Müzikali”nde ve “Aşık Shakespeare” oyununda dansçı olarak yer aldım. Neredeyse haftada bir iki kez sahneye çıkıyorduk. Annem ve babam, fırsat buldukça her oyuna sanki ilk kez izliyormuş gibi gelirlerdi. Final selamında göz göze geldiğimizde içimde hep büyük bir duygu seli olurdu.

Sanki uzaktan bana sarılıyorlarmış gibi hissederdim. Onların orada olması bana güven verirdi. Ablam Yasemin’le
de çok yakın bir ilişkimiz var, onunla da dertleşmek hep bana iyi gelir.

Dans konusunda olumlu ve olumsuz eleştiriler/yorumlar almak seni nasıl etkiliyor? Daha doğrusu etkiliyor mu?
Yorumun kimden geldiğine çok bağlı. Eğer bir hocamdan, sanattan ve danstan anlayan birinden ya da yakın çevremden geliyorsa çok dikkate alırım. Gelişmem gereken bir şey varsa gerçekten üzerine çalışırım. Ama beni tanımayan, hiçbir fikri olmayan insanların yaptığı yorumlardan etkilenmemeye çalışıyorum. Birkaç yıl önce Nice’te sokakta tatlı, eğlenceli bir dans videosu çekmiştim. Üzerimde elbise vardı, zaten stüdyoda dans eder gibi dans etmiyordum. Sadece hoşuma giden bir anı paylaşmıştım. Altına gelen yorumlara çok şaşırmıştım. O zaman 17 yaşındaydım, çok çok gençtim. Ama sonra şunu da öğrendim: Herkesi mutlu edemem. Gelen yorumların altında yatan başka nedenler de olabilir. Eğer hayallerimin peşinden gidiyorsam ve göz önünde bir iş yapıyorsam insanların fikirlerini söylemesi kaçınılmaz, ben de buna saygı gösteriyorum.

Sosyal medya sayesinde herkes herkesi çok iyi tanıdığını sanıyor ve çok kolay herhangi bir konuda bir şeyler söyleyebiliyor. Hem sana söylenenler hem de kendi söyleyeceklerin konusunda, bir pusula, kendi tartın var mı?
Sosyal medyanın bu tarafı maalesef bir gerçek. İsimsiz, takipçisi olmayan hesaplardan klavye delikanlılığı yapmak çok kolay. Çocukları, gençleri olumsuz etkilemesi bir başka tehdit. Ben bir şekilde başa çıkmayı öğrendim ama bunun ciddi bir tehdit olduğunu bilincindeyim. Herkes aynı fikirde olmak zorunda değil. Bence farklı düşünmekte hiçbir sorun yok, yeter ki bu karşı tarafı kırmadan, küçümsemeden ve saygıyı kaybetmeden yapılsın.

Profesyonel dans eden biri olarak, bunu destekleyen bir rutinin var mı? Dans yaşam tarzını nasıl etkiledi?
Haftanın altı günü düzenli olarak dans ediyorum. Genelde sabah dokuzda başlayıp beşte kadar okulda oluyorum. Bazen daha geç başlıyor ya da daha erken bitiriyoruz ama çoğu zaman tempom böyle. Haftada üç dört kez ders öncesi sabah spora gidiyorum. Bu benim için bedenime ayırdığım sabit bir zaman. Haftanın beş günü okul sonrası oyunculuk dersim oluyor. Diğer günlerde de genelde prova yapıyoruz çünkü yakında bir dans gösterimiz var. Bu yoğunluk yüzünden uyku düzenime dikkat etmeye çalışıyorum. İyi beslenmeye, bol protein almaya ve günde yaklaşık üç litre su içmeye çalışıyorum. Biraz abartı gelebilir ama bedenime iyi geliyor. Tabii bunun sonucu olarak çok sık tuvalete gidiyorum ama en azından susuz kalmıyorum. Uzak mesafe ilişkisi yaşadığım için gün içinde fırsat buldukça erkek arkadaşım Baran’la konuşuyorum. Bazen gün içinde her şey üst üste gelirken onunla birkaç dakika konuşmak bile bütün modumu değiştirebiliyor. Sesini duyunca istemsizce sakinleşiyorum gibi bir şey oluyor. Uzak mesafe kolay değil ama birbirimizin hayatının en küçük detaylarını bile paylaşacak kadar iç içeyiz ve bu bana çok iyi geliyor. Bunlar benim günlük rutinimin en sabit parçaları. Hafta sonları babamla ve annem Londra’daysa onlarla buluşuyorum.

Dans gelişmeye açık bir alan. Buna dair kaynakları takip ediyor musun?
Tabii ki. Okulda zaten bu alanları araştırdığımız, kitaplar okuduğumuz ve makaleler yazdığımız derslerimiz bulunuyor. Dansın çok zengin bir tarihi var. Onun evrimini görmek bana çok ilginç geliyor. Bir de dans çok bedensel ve duyusal bir pratik olduğu için, bedenin içinde ne olup bittiğini anlamak da çok etkileyici. Kalp atışımız, hormonlarımız, esnekliğin eklemlerle ve bağ dokusuyla ilişkisi, bedenin nasıl tepki verdiği… Bunları araştırmak dansa bakışımı derinleştiriyor.

İlham kaynakların, örnek aldığın isimler var mı? Kiminle aynı sahneye çıkmak isterdin?
O kadar çok var ki. İlk ilham kaynağım Beyhan Murphy hoca. Onunla çocuk yaşta “Şehir-Orman”da yollarımız kesişmişti. Daha 8 yaşındaydım ve büyülenmiştim. Ne mutlu bana ki sonra onunla hem “1923”te hem de “Aşık Shakespeare”de çalıştım. Şimdi de onun mezun olduğu okulda okuyorum. Onun bana kattığı şeyler o kadar çok ki… Türkiye’de MDT (Modern Dans Topluluğu) ile aynı sahneyi paylaşmış olmak da benim için çok özel ve öğretici bir deneyimdi. Böyle güçlü sanatçılarla aynı ortamda bulunmak bile insana çok şey katıyor.
Ayrıca şu an dünyadaki dansçıların sadece tek bir stile bağlı kalmamasını çok ilham verici buluyorum. Herkes farklı teknikleri, kültürleri ve hareket dillerini birleştirip kendi tarzını yaratıyor ve bunu izlemek inanılmaz ilham verici geliyor.
Özellikle Ztato’nun hareket kalitesini ve sahnedeki özgürlüğünü çok etkileyici buluyorum. Hareketlerinde çok güçlü bir karakter ve müzikalite var. Onun dışında Pina Bausch’un işlerini, Hofesh Shechter’ın dünyasını ve Akram Khan’ın anlatım biçimini de çok seviyorum. Her birinin sahnede yarattığı atmosfer farklı ama hepsinin çok güçlü bir kimliği var.

“Dedemi sahnede izleyerek büyüdüm ve sanırım beni en çok etkileyen şey onun sahneye ve tiyatroya duyduğu aşktı. Kim olursa olsun, nereden gelirse gelsin, hayallerinin peşinden koşmaları için insanları yüreklendiren ve cesaret veren biriydi. Onunla yaz tatillerinde Bodrum’da birlikte olmak, sabahları kahvaltıdan sonra, Rahmaninov dinlerken çengel bulmaca çözmek, sessiz film ve Monopoly oynamak, güneş batarken birlikte olmak hiç unutmayacağım anılar. Çok özlüyorum onu. Hayata bakışıyla, duruşuyla, üretkenliğiyle, tutkusuyla gerçekten çok farklı biriydi. Herkesin birbirinin aynısı olmaya çalıştığı bu dünyada dedem tam tersine, insanın kendisi gibi olmasına inanıyordu…”

Londra’da hayat nasıl? En sevdiğin/sevmediğin neler?
Londra’da hayat çok güzel. Şu sıralar hava güneşli olduğu için tam bir “Londra’yı çok seviyorum” dönemindeyim. Ama kışın gerçekten zor. Hava çok erken kararıyor, soğuk oluyor ve genel olarak şehir çok kasvetli hissettirebiliyor. Sanırım en sevmediğim tarafı bu. Geçen eylülden beri en yakın üç arkadaşımla birlikte aynı evi paylaşıyorum. Hepimiz aynı okuldayız ve o evde mutsuz olmak neredeyse imkansız. Son birkaç aydır hep birlikte “Medcezir” izliyoruz. İngilizce altyazıyla izliyorlar ve Türkçe öğrenmeye çalışıyorlar. Sabahları artık benden menemen istiyorlar. Tabii Londra hayatı her zaman mükemmel değil. Kışın çok üşüyordum ama öğrenci olarak ısıtma faturaları da ucuz değil. Hepimizin kısıtlı bütçesi olduğu için kışın uzun bir süre ısıtmayı açmadık. Sonra sanırım bana acıdılar çünkü evde dört kat giyinip geziyordum. Sonunda bana elektrikli battaniye aldılar hahahaha:)

Turistik olmayan ama Londra deyince “mutlaka yapın, buraya gidin, bunu deneyin” dediklerin neler?
Londra’da bence en güzel şey sadece büyük turistik yerlere gitmek değil, mahalle mahalle gezmek. Notting Hill’de yürümek, Hampstead Heath’te şehri yukarıdan izlemek, Columbia Road çiçek pazarına gitmek, küçük kafelerde oturmak, vintage dükkanları gezmek çok keyifli. Londra’da farklı mutfakları denemek beni hep heyecanlandırıyor. Her kültürden inanılmaz yemek bulabiliyorsunuz. Bir de Londra’da saatlerce yürümeye bayılıyorum. Bence bir şehri gerçekten anlamak için biraz plansız yürümek lazım. Bazen en güzel yerleri yanlış sokağa girince buluyorsunuz. Bir de Richmond’da Thames boyunca yürüyüp minik pub’lara girmek ya da Shoreditch’teki bağımsız küçük mekanlarda canlı müzik dinlemek çok güzel. Londra’nın en sevdiğim tarafı zaten bu; şehrin en güzel anları genelde planlamadığın küçük yerlerde oluyor.

Hakkında hiç bilmediğimiz, sadece yakın arkadaşlarının ve ailenin bildiği komik bir şey var mı?
Telefonumun şarjı her zaman yüzde bir. Gerçekten abartmıyorum, hayatım sürekli priz arayarak geçiyor. Baran ve ailem bana ulaşamayınca artık panik olmuyor çünkü büyük ihtimalle telefonum kapanmıştır diye düşünüyorlar. Hatta Baran’la bazen konuşmanın ortasında “Şimdi kapanacak zaten” diyerek cümleyi hızlandırıyor. Bir de kendime gereğinden fazla güvenerek rap yapıyorum. Özellikle ezbere bildiğim şarkılarda bir anda kendimi sahnedeymişim gibi hissediyorum. Bana göre inanılmaz iyi ama çevrem aynı fikirde mi, çok emin değilim.

Sence hayat nasıl yaşanmalı? Ve sen bunu uyguluyor musun?
Bence cesur yaşanmalı. İnsan sevdiği şeylerin peşinden gitmeli, sevdiklerine sevgisini söylemeli, göstermeli, hata yapmaktan bu kadar korkmamalı. Bunu her zaman uygulayabiliyor muyum? Hayır. Ben de çok korkuyorum, çok düşünüyorum, bazen kendimi çok eleştiriyorum. Ama yine de elimden geldiğince hayatı cesur yaşamaya çalışıyorum. Çünkü hiçbir şey garanti değil ve insanın gerçekten sevdiği şeylerin peşinden gitmesi çok kıymetli.

*Bu içerik ELLE Türkiye Haziran sayısından alınmıştır.


TD MEDYA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

reklam görseli
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın