Can Bonomo İle Kitap, Yazmak & “Dertleri” Üzerine
Kendisi ile çok uzun yıllar önce ilk ELLE Türkiye röportajında yan yana gelmiştik. Daha o zaman “tanımıştım” kendisini. O gün bugündür hep iyi müzik yapıyor, çok tarz giyiniyor, ailesinden büyük bir aşkla bahsediyor, eğlenceli biri olduğu da çok belli… Dinlediğim son konserinde çok eğlenmiştim. Ama ben asıl yazar Can Bonomo’nun hayranıyım, o yüzden tekrar konuşmayı çok istedim. Yarısına geldiğini paylaştığı yeni romanını okumak için sa-bır-sız-la-nı-yo-rum! İki ay önce dördüncü şiir kitabı “Mümkansız Şeyler” çıkan Bonomo ile yine çok güzel sohbet ettik.


Röportaj: Suzan Yurdacan
Fotoğraflar: Ayşegül Karacan
Moda Editörü: Gizem Aslanyürek
Dördüncü şiir kitabının çıktığını duyunca “artık konuşmamız kaçınılmaz oldu” diye kendi kendimi ikna ediyorum. “Mümkansız Şeyler”miş… Değişik adam, sıradan bir başlık atsa olmaz. Can Bonomo’da hoşumuza giden de bu zaten. Uzun lafın kısası, muhabbetimize buyurmaz mısınız?

Şarkı sözleri sayesinde kaleminizin güçlü olduğunu zaten biliyorduk ancak ben “Ateşli Silahlar ve Bilardo” romanınızı okuyana kadar bu kadar iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunuzu bilmiyordum. Kitap biter bitmez herkese “okumalısın” diye diye dilimde tüy bitti. Böylesine etkilenmeyi, hikayenin, kullandığınız yazı dilinin bu kadar etkisi altında kalmayı beklemiyordum. Bence filmi de çekilmeli… Siz bu kadar iyi bir roman olacağını, ikinci baskı yapacağını biliyor muydunuz?
Ne mutlu bana. Çok seviniyorum böyle şeyler duyduğum zaman. “Ateşli Silahlar”ın iyi bir hikaye olduğunu biliyordum ama iyi bir roman çıkıp çıkmayacağı son sayfasına kadar belli değildi. İlk denememde 700. sayfaya geldiğimde daha hikayenin yarısındaydım. Çok fazla karakter ve çok fazla akstan kurtulmam gerekti. Çöpe giden şeylere üzüldüm ama ben de kimsenin 1000 sayfalık ilk romanını okumazdım herhalde. Öte yandan üzülmemenin bir yolunu da buldum sanıyorum. Çöpe giden o sayfalar sayesinde roman yazmayı öğrenmiş oldum. Muhteşem bir alıştırma ve öğrenme süreciydi benim için.
Bir gün kitaplar yazacağınızı hep biliyor muydunuz yoksa bunu tetikleyen bir şey mi oldu?
Biliyor ve sürekli erteliyordum. Yazmak benim en sevdiğim şey bu dünyada. Çok iyi geliyor bana. Herkese de tavsiye ediyorum. Bağlamın, konunun ne olduğu önemli değil. İnsan kağıdı, kalemi eline alıp yazmaya başladığı zaman binlerce şey keşfediyor kendisiyle ilgili.
Yazma süreciniz nasıl işliyor? Ne yazacağınızı, hikayeyi baştan sona biliyor musunuz yoksa olaylar ilerlerken mi gelişiyor? Mesela finali de kesin biliyor musunuz yoksa zaman içinde mi karar veriyorsunuz?
Ben sinema mezunuyum. Hikaye kuramını, strüktür inşa etmeyi, karakter yaratmayı okulda öğrendim. McKee’nin 3 sahne strüktürünü ve Vogler’in çemberini uyguladım ASVB’de. İlk 6 ayda hikayeyi ve outline’ı kurdum. Altı ay da yazması sürdü. Yeni kitabımın ortalarındayım şimdi. Onda da aynı şekilde çalışıyorum. Hikayeye ve karakterlere tam olarak hakim olmadan yola çıkmak bana göre değil. Bence çok kusurlu oluyor öyle hikayeler.
Bence her yazarın kitaplarında, şiirlerinde, öykü veya romanlarında bir parça da kendisi var. Otobiyografi seviyesinde değil ama küçük büyük, bir yüzde, bir gram o/ bir “kahramanda” kendi de var. Doğru mu, sizin için de geçerli bu öyle değil mi?
Kesinlikle öyle. Parmak izi gibi bir şey bu. İster istemez hikayenin bir yerine bulaşıyor. Ustam Küçük İskender bu oranı asgari tutmamız gerektiğini öğretmişti bize. Uzun uzun kendimizi anlattığımız şiirlere, pasajlara, ‘’Kimse okumak zorunda değil bunu. Git günlüğüne yaz’’ derdi. Bir yerden sonra empati kanallarının tamamen kapanmasına ve yazarın yazdığı her karakterin aynılaşmasına sebebiyet veren bir durum bu çünkü. Hepimiz kendimizden uzun uzun bahsedebilir, kendimiz olmaktan dem vurabilir ya da kendimiz olmayı uzun uzun övebiliriz. Nihayetinde en iyi bildiğimiz şey, kendimiz. Yazarken buna çok kapılmamak lazım. Dozunda tutulduğu zaman hikayeye muhteşem bir öznellik katıyor. Biricik hale getiriyor onu.
Yeni bir esere başlamadan yeni bir fikir bulmak sizin için zor mu kolay mı, yoksa “bende fikir çok, umarım hepsini yazabilirim” diyor musunuz mesela?
Anlatıcılığı fikirden daha değerli buluyorum ben. On tane hikaye var zaten. Hepsini zamanında Shakespeare yazmış. “Romeo ve Juliet”, “Othello”, “Hamlet”… Birinden birini seçip yazıyorsun işte. Nasıl yazdığın önemli oluyor dolayısıyla. ASVB’yi de altyapısal bağlamda inceleyecek olursak yeni bir hikayeden söz edemeyiz. Yer yer “Hamlet” var içinde, yer yer “Macbeth” var. “Monte Cristo Kontu”na da benziyor hikayenin ana aksı. Birini ben yazdım birini Alexandre Dumas yazdı. Adam o kadar iyi yazıyordu ki müzeye gömdüler ölünce. Mesele yazmakta yani. Fikir bulunur yoksa.

Son dönemde bu sık sık vurgulanıyor: Aslında yazmak bir “healing”/iyileşme yöntemi. Yazmak (ve okumak da) iyi gelir. Holden Kitap etiketiyle çıkan dördüncü şiir kitabı “Mümkansız Şeyler”.
Sizinle ilk defa bir ELLE röportajı için galiba 12-13 yıl önce görüşmüştük. Sürekli röportaj yapan genç bir editör olarak daha sonra ekibimize “çok nadir kendini bu kadar anlatan, bu kadar ilginç şeyler söyleyen, anlatacak ve anlatmak isteyen biri ile konuştum” tarzı yorumlar yaptığımı hatırlıyorum. Siz hep mi anlatacak çok şeyi olan ve bunu paylaşmayı seven biri oldunuz? Ve belki de bu yüzden mi şarkıcı, söz yazarı ve yazar oldunuz? Başka bir meslekte (bu kadar başarılı) olma ihtimaliniz yüzde kaç sizce?
Ne kadar güzel bir iltifat bu. Çok memnun oldum. Meraklı ve neşeli bir çocuk olduğumu hatırlıyorum sadece. Hâlâ da öyle sayılırım, kısmen. Ne olduysa kendi kendine oldu. İyi şeyler de, kötü şeyler de… Hiçbir zaman bir aydan uzak geleceğe dair planlar yaptığımı hatırlamıyorum. Hâlâ da yapmıyorum. Bana neşe veren şeylerin peşinden gittiğim zaman hayatın beni ödüllendirdiğini, bana huzur ve mutluluk verdiğini gördüm. Başka bir iş yapmayı bu yüzden hiç düşünmedim. Başka bir iş beni mutsuz ederdi. İnsanın mutsuz olduğu bir işte başarılı olması mümkün değil.
Yazarken bir ritüeliniz, favori yer veya zaman diliminiz var mı? Yazmak için sessizliğe veya özellikle bir şeye ihtiyaç duyuyor musunuz? Daha doğrusu, neye ihtiyacınız var?
Yazan bir kalem ve günde üç, dört saat. Kahve de olur. Eskiden çok daha uzun süreler çalışırdım. Sabahtan akşama kadar. Artık o kadar yormuyorum kendimi. Eve yakın bir yazıhanem var. Sekiz sene kadar önce tuttum orayı. Hemen hemen haftanın beş günü oradayım.
Yazdığınınız her şey kendi onayınızdan, filtrenizden otomatikman geçiyor mu yoksa baştan yazdığınız, sıkı edit ettiğiniz bölümler oluyor mu?
Kendi onayıma güvenmiyorum ben. Beğenilerim, kararlarım, duygu durumum çok sık ve çok kolay değişiyor. Taş gibi arkadaşlarım var etrafımda. Bazıları sanatçı, bazıları başka işler yapıyorlar. Onlara gösteriyorum yaptığım şeyleri. Onlardan geçmezse çöpe gidiyorlar. Onlara gelmeden kendi kendini imha eden işlerim de oluyor.
Yazar Can Bonomo’nun en büyük dileği ne? Amaç ne, sizi mutlu ettiği için mi yazıyorsunuz yoksa “derdiniz” ne?
Derdim hiç bitmiyor benim. Kimin bitiyor ki? Elbette kişisel tatminim için yazıyorum ama belli ki bir kısmım da okunmak ve paylaşılmak istiyor. İnsanca arzular bunlar. Yıllar içerisinde öğrendiğim şey, bu arzulara kapılıp tasarılarımı başkalarının beğeni ve beklentilerine göre şekillendirmeye çalışmamak oldu. Buna dikkat ettiğim sürece yeni ve özgün şeyler üretmekte sorun yaşayacağımı düşünmüyorum. En büyük dileğim oğlumun sağlık ve mutlulukla büyümesi.
Yeni bir kitap çıkıyor denmişti bana, doğru mu duymuşum yoksa bu bir “dedikodu” mu?
Yazıyorum. Yarısına gelmek üzereyim. Güzel gidiyor.

Gömlek, AMIRI, Pantolon, FHATT, Fular, kendisine ait
En iyi “eleştirmen”iniz kim?
Eşim lafını hiç sakınmaz. En yakın arkadaşlarım hakeza. Eleştirmenim çok, şükür.
Şarkı söylemek/sahnede olmak, konserde insanlarla buluşmak ve yazmak/okurla “buluşmak”, ikisi de sizin için eşit derecede önemli mi yoksa nedir, size verdikleri tatta bir fark var mı?
Bambaşka deneyimler hepsi. Yazmak en konforlu ve güvenli olanı. Sahne biraz daha çetin bir yer. Okurla buluşmak her zaman çok keyifli. Git gel hepsinin hayatımda çok önemli ve değişmez yerleri var. Hepsi birbirinin önemli bir parçası.
Siz en son ne okudunuz? En çok ne zaman kitap okursunuz?
Her zaman kitap okurum. En çok ve kesintisiz okuduğum zaman uyku öncesi olur. En son Fernanda Melchor’un “Kasırga Mevsimi”ni okudum. Güzel kitaptı. Merak edenler varsa Goodreads uygulamasından okuduğum kitapları takip edebilirler.
Stiliniz de hakkınızda tüm ipuçlarını veriyor bence. Sizi hiç tanımayan biri dahi tarzınızdan yaratıcı bir “işte” olduğunuzu anlar. Bir ELLE röportajında bunu sormadan olmaz. Giyinirken, günlük hayatta veya sahne için, nasıl karar veriyorsunuz? Evdeki gardıropta daha çok alanı siz mi yoksa eşiniz mi kaplar
Evimizin bir odası benim giyinme odam. İşim gereği çok fazla kıyafetim var. Bunu söylediğim zaman Öykü, işim gereği olmayan çok daha fazla kıyafetim olduğunu söylüyor. Doğru galiba. Giyinmenin de bir ifade biçimi olduğunu düşünüyorum. Hoşuma gidiyor. Çok küçük yaştan beri böyleydi bu. Anneannem, ‘’Sen ne zaman arkadaşların gibi giyinmeye başlayacaksın?’’ diye sormuştu bana bir keresinde. Canım benim. Hâlâ başlamadım valla.
Yaptığınız her işte hep aklınızda tuttuğunuz bir şey var mı, size pusula olan?
Ne yaparsam yapayım, ne olursa olsun Roman’ın babası ve Öykü’nün kocasıyım ve bitince onların yanına döneceğim.

Gömlek, ALT ÜST Pantolon, AMIRI
Dördüncü şiir kitabı “MÜMKANSIZ ŞEYLER”
Can Bonomo’nun, dördüncü şiir kitabı “Mümkansız Şeyler”i mart ayında Holden Kitap etiketiyle çıktı. “Sanatçı”, “Delirmek Belirmektir”, “Şu Sevdalar Tevatürü” ve “Parya Koma”nın ardından gelen dördüncü kitabı ile şiir külliyatını büyütüyor. Bu dört kitap, bir popüler figürün edebiyata temkinli bir geçiş denemesi olarak değil; şiirde uzun yıllara yayılan bir gençlik duyarlılığının zaman içinde olgunlaşarak kendi sesini bulmasının kaydı olarak okunuyor. Bonomo’nun şiiri, ilk kitabı “Delirmek Belirmektir”den itibaren kendisini hem ifşa eden hem de ironik bir mesafeyle izleyen bir bilinçle kuruluyor. Şu “Sevdalar Tevatürü”nde aşk artık romantik bir tema olmaktan çıkıyor ve “Parya Koma” kitabında Bonomo’nun şiirinde daha kolektif bir damar belirginleşiyor. Can Bonomo’nun son kitabı “Mümkansız Şeyler” ise şiir yolculuğunun en olgun durağı. Babalık deneyimi, geçmişle hesaplaşma, çocukluk yaraları ve ölüm fikri bu kitapta ön plana çıkıyor. Oğluna adanmış satırlarda yalnızca bir babanın şefkatini değil, kendi gençliğine ve hatalarına dönük bir yüzleşmeyi de görünür kılıyor. Bu metinlerde ölüm bir retorik unsur değil, hayatın gündelik ağırlığıyla iç içe geçmiş bir gerçeklik. Yaşamaksa “denetimli bir çatırdama” hali olarak tarif edilirken, şiir bu çatırdamanın çetelesini tutuyor. Can Bonomo’nun müzikal kimliği, şiirine ister istemez bir ritim ve tempo duygusu kazandırırken; bu metinler şarkı sözü olmaya direnip melodinin taşıyıcı gücüne yaslanmak yerine, dilin imkanlarıyla yetinmeyi seçiyor. Sahnedeki görünürlük ile yazı masasındaki yalnızlık arasındaki gerilim, bu dört kitabın tamamında hissediliyor. Alkışın yerini sessizlik, “rabarba”nın yerini iç ses alıyor. Bonomo’nun şiirleri, popüler kültür ile edebiyat arasındaki sınırları bulanıklaştırmıyor, to sınırların zaten ne kadar geçirgen olduğunu gösteriyor. Bonomo bir müzisyen olmaktan önce, bir şair olduğunu imliyor.
Bu yazı ELLE Türkiye Mayıs sayısından alınmıştır.
TD MEDYA sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
















